Türkiye, Nabucco’dan sonra Rusya ve İtalya ile birlikte yeni bir uluslar arası anlaşmaya daha imza attı.
Bu iki anlaşmayla birlikte Türkiye enerji nakli açısından Avrupa’nın en önemli güzergâhı haline geldi.
Bir başka deyimle, Avrupa açısından tam bir “enerji vanası” oldu!
Bu yeni konum, Türkiye açısından elbette büyük bir ekonomik geliri ifade ediyor ancak bunun çok ötesinde, uluslar arası platformlarda, siyasi ve diplomatik bir üstünlük elde edildiği de muhakkak.
Türkiye sahip olduğu tarihi, kültürel, coğrafi ve sosyolojik potansiyelleri itibarıyla, bölgesinde, başka hiçbir ülkeye nasip olmayan büyük bir avantajın sahibi.
Yeter ki Türkiye, kendi dinamizmini köreltecek, kendi enerjisini israf edecek iç sorunlara mahkûm edilmesin.
Daha açık ifade edersek;
Türkiye’nin uluslararası sahada çok büyük bir aktör olmasının önündeki en önemli gölge, uzun yılların yanlış politikalarıyla iyice karmaşıklaşıp kökleşmiş bazı sorunların varlığıdır.
Rahmetli Necip Fazıl’ın beytindeki gibi:
“Gönlüm uçmak dilerken semavi ülkelere
Ayağım takılıyor yerdeki gölgelere.”
AK Parti iktidarının çözmek için büyük bir kararlılık ve irade ortaya koyduğu Kürt meselesi, bunların başında gelmektedir.
İşin dramatik yanı, yıllardır insanlarımıza büyük acılar yaşatmış, yıllardır her türlü kaynağımızı, enerjimizi emmiş bu sorunun çözümü adına artık bir şeyler yapmak gerektiği gündeme geldiğinde, Meclisteki muhalefet partileri hemen panik oldular; katkı sağlayıcı, omuz verici, elini taşın altına koyucu, olumlu bir tutum takınacaklarına, tam tersine olumsuz, yıkıcı ve bildik nitelemelerle itham edici bir tavır içine girdiler.
Hiç düşünmüyorlar mı acaba;
Bu zamana kadar, çözümden yana bir şeyler söyleyenleri hep aynı ithamlarla susturmaya çalıştılar da ne oldu?
Örneğin, yanlış politikalar birlik beraberliğimize mi hizmet etti, yoksa ayrışmaları mı derinleştirdi?
MHP lideri sayın Bahçeli, “Gerekirse 50 yıl daha savaşırız” diyor.
Bu milletin çocuklarının hayatını bu kadar önemsiz bir detaya indirgemek sağlıklı bir bakış açısı mıdır?
Sadece ölmeye ve öldürmeye endeksli bir anlayışla nereye varılabilir?
Hani biz “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın!” diyen Şeyh Edebali’nin öğretisini benimsiyorduk?
Oysa yıllardır, “insanı öldür ki devlet yaşasın” mantığının sığlığı içinde yuvarlanmayı maharet bilenler var ve bunlar hala aynı yanlışlarda ısrar etmeyi, “ülkeyi sevmek, devleti korumak” sanıyorlar.
Sorunlara kavram ve kurum merkezli değil, “insan merkezli” bakmayı başarabildiğimiz takdirde, hem sorunlarımızı çözeceğiz, hem insanımız daha mutlu ve huzurlu olacak, hem de korku ve vehimlerimizin gerçek olmadığını göreceğiz.
Bir ülkede “insan odaklı” düşünmek kadar, o ülkeyi ve devleti bir ve beraber tutacak hangi formül vardır?
Hele de Türkiye gibi, vatandaşlarının çok güçlü ortak paydalara ve kardeşliğe sahip olduğu bir ülkede?
Son bir söz de , Şeyh Edebali’nin, “Ey oğul, insanı yaşat ki devlet yaşasın”lı tavsiyesini odasının duvarına astığını söyleyen CHP lideri sayın Baykal’a söylemek isterim:
Belli ki Şeyh Edebali’nin sözünü duvara asmak yetmiyor.
Beyine ve gönüle asmak lazım sayın Baykal, beyine ve gönüle!