İçişleri Bakanımız Beşir Atalay’ın, Kürt sorunun çözümüne dönük kapsamlı bir açılım öngören bir çalışma başlatıldığından söz etmesi, genel olarak hemen hemen her çevrede ümit ve memnuniyet meydana getirdi.
Türkiye, temel sorunlar noktasında, maalesef yıllardır “problemleri hasır altına süpürme” politikalarına mahkum edildi.
Sorunları çözmekten ziyade “miş gibi” yapmak, sonuç almaya dönük köklü, kararlı ve cesur adımlar atmak yerine, futbol tabiriyle orta sahada top çevirmek, yaşanan sıkıntıları sadece büyütmekten, çoğaltmaktan ve gittikçe daha da karmaşık hale getirmekten başka bir işe yaramadı.
Başta Kürt sorunu olmak üzere bazı temel sorunlarımız, “devlet politikası” tanımlamasıyla hükümetler üstü statülere endekslendi.
Kendi tarihsel zenginliğimize, kendi kültürel derinliğimize ve bir imparatorluk bakiyesi olmanın getirdiği büyüklüğümüze yakışmayacak şekilde, “bizim özel şartlarımız var, o halde başta demokrasi olmak üzere her şeyi kendi özel şartlarımızın darlığına uyduralım” anlayışına teslim olduk çoğu zaman.
Böylece hem sorunlarımız çözülmedi, hem de demokrasi, özgürlük, insan hakları, hukuk devleti gibi çağdaş kavramları, Nasrettin Hoca’nın leylek hikâyesindeki gibi, kuşa benzettik.
Her konuda çok büyük reformlara öncülük etmiş AK Parti, bu konuda da başkalarının yapmadıklarını yapmak için harekete geçti.
Biliyorsunuz;
AK Parti, daha kurulurken parti programında Türkiye’nin çözüm bekleyen en öncelikli sorunlarının başında Kürt sorunu geldiğini açıkça deklare etmişti.
Başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan, çeşitli vesilelerle Kürt meselesine atıfta bulundu ve bu sorunun “demokrasi içinde” çözüleceğini söyledi.
İşin püf noktası da burada zaten.
Temel soru şu:
Bu meseleye, demokrasiyi daraltan ve kuşa benzeten bir anlayışla mı yaklaşacağız, yoksa demokrasi genişleten ve evrensel standartlara çıkaran bir anlayışla mı?
Birinci anlayışın çözüm getirmediği çok uzun ve acılı deneylerden sonra artık anlaşılmış olmalı.
Hükümetin sorunla ilgili çalışmada ana perspektifi bu olacak işte.
İçişleri Bakanımız Beşir Atalay’ın da dediği gibi;
Kürt sorununda izlenecek yol demokratikleşmedir.
Bu “demokratik çözüm”ün içinin nasıl doldurulacağı, elbette çok geniş bir mutabakat zemininde ele alınacak.
Hükümetimiz, bu konuda atılacak tüm adımları, engin bir konsensüs içinde, toplumun tüm kesimleriyle beraber atmak istediğini gayet açık bir dille deklare ediyor.
Bu noktada, artık hepimizin son derece sağduyulu, sorumlu ve aynı zamanda da cesaretle bu taşın altına elini sokma zamanı gelmiştir.
Yersiz ithamlarla, hamasi nutuklarla, hiçbir acıya merhem olmadığı gibi, acıları sadece çoğaltacak çatık kaşlı yaklaşımlarla gidilecek yol bitmiştir.
Artık, ayrımcılıkları, düşmanlıkları, bizi birbirimizden uzaklaştıracak tartışmaları körüklemenin değil, bizi biz yapan ortak paydaları daha çok öne çıkarmanın günüdür.
Ve yüzyılların içinden süzülüp gelen bu ortak paydalarımız, tahmin edemeyeceğimiz kadar çok ve derindir.
Artık gereksiz korkulardan, lüzumsuz endişelerden ve bu sorunu rant kaynağı edinmiş dar bir marjinal kesimin kışkırtmalarına kulak tıkayıp birlik, beraberlik ve kardeşlik içinde, demokrasinin ve hukuk devletinin gerekleri içinde sorun çözme zamanıdır.
Bu sorun, Türkiye üzerinde yaşayan insanlar olarak bizim sorunumuzdur.
O halde bu sorunu biz çözeceğiz.
İktidarıyla muhalefetiyle, parlamentosuyla basınıyla, siyasetçisiyle aydınlarıyla, İzmirlisiyle Şırnaklısıyla biz!
Tarihsel büyüklüğümüze yakışır bir cesaret vakar ve olgunluk içinde.
Daha çok demokrasi, daha çok özgürlük perspektifi içinde.
Ve hepsinden önemlisi;
Kardeşçe!