"Biz itilmişlerin, ezilmişlerin, tutunamamışların ve yıllarca çevre diye küçümsenerek merkezden uzak tutulmaya çalışanların feryadı ve soluğu olarak çıktık siyaset dünyasına."Aziz BABUŞCU      
Lütfen Flash versiyonunuzu aşağıdaki linkten güncelleyin.

Adobe Flash Player

TGRT HABER
09.08.2010
Ekonomi Kulisi Programı
GÜNDEME DAİR
13 Haziran 2009, Cumartesi
SOSYAL BELEDİYECİLİK ANLAYIŞIMIZ
TwitterDiggDeliciousStumbleuponTechnoratiFacebook





Bu habere 0 yorum yazılmıştır.

 

AK Parti’nin yerel yönetimlerde iş başına gelmesiyle birlikte klasik anlamdaki belediyeciliğin yanında, sosyal belediyecilik alanında da, gerçekten bizleri son derece mutlu eden çok önemli başarılara imza atılmıştır.

Sosyal belediyecilik alanında neleri başardığımızı birazdan hem Belediye Başkanımızın konuşmasında hem de sizlere sunacağımız görsel programda daha yakından tanıyacaksınız.

Ben izninizle sosyal belediyecilik hakkında daha makro düzeyde bir şeyler söylemek ve biraz da kıskançlıkların eseri olarak spekülasyona konu edilen bazı noktalarda kısaca açıklamalarda bulunmak istiyorum.

Bilindiği gibi, anayasamızda Türkiye Cumhuriyetinin sosyal bir hukuk devleti olduğu yer almaktadır.

Anayasanın ilgili maddelerinde, toplumun sosyal gelişimini sağlamak, devletin görevleri arasında sayılmıştır.

Dolayısıyla devletin yerinden yönetim ayağını oluşturan kurumlardan biri olan Belediyelerin sosyal hizmetler ifa etmesinde anayasal açıdan bir problem bulunmadığı gibi, bilakis yapılan iş, anayasal bir gerekliliğin yerine getirilmesidir.

Buna ilaveten, belediyelerin görev ve sorumluluklarını anlatan 5215 sayılı yasanın 14. maddesinde de belediyelerin imar, su, kanalizasyon ve ulaşım gibi kentsel alt yapı hizmetlerinden söz edildikten sonra yasanın devamında “Hizmetin sunumunda özürlü, yaşlı, düşkün ve dar gelirlilerin durumuna uygun yöntemler uygulanır” denilmektedir.

Görüldüğü gibi teknik altyapı hizmetlerinin yanında sosyal nitelikli hizmetler de tanımlanmıştır.

Biliyoruz ki, değişime açık olmayan ve değişen dünya ve yaşam koşullarına karşı kendisini yenilemeyen sistemler, hem üretkenliklerini yitirir, hem de toplumun mutluluğunu sağlamak bakımından işlevsel olamazlar.

Kamu yönetiminin yerel bazda en önemli ayağını oluşturan belediyeler de, hızlı kentleşme ve bunun getirdiği sorunlar, göç olgusu vb reel şartlara paralel olarak gerek organizasyon gerekse hizmet süreçlerinde yenilenmeye ve hizmet felsefelerini yeniden gözden geçirmeye ihtiyaç duymuşlardır.

Hele Türkiye gibi yeterli sermaye birikimini sağlayamamış, tarım toplumundan sanayi toplumuna geçişte ve adil bir gelir dağılımında yılların yanlış politikaları sonucu geç kalmış ve bunun her türlü sıkıntısını yaşayan bir ülkede, sosyal hizmetlerin daha özel bir duyarlılıkla ele alınmasının gerekliliği ortadadır.

Bir model olarak sosyal belediyeciliği kabaca tarif etmek gerekirse, şöyle diyebiliriz:

“Kamusal nitelikteki harcamaları sağlık, kültür, eğitim, çevre koruması gibi alanlara yönlendiren, istihdam sorununun çözümüne yönelik politikalar geliştiren ve uygulayan, kimsesiz, yoksul, özürlü ve yaşlıların korunmasını, maddi açıdan desteklenmesini sağlayan, yerel düzeyde eğitim ve sağlık imkanlarının geliştirilmesine katkıda bulunan, sosyal adaletin tesis edilmesine yardımcı olan bir modeldir.”

Bu tanımdaki 4 anahtar kavrama lütfen dikkat ediniz:

“Kimsesizler, yoksullar, özürlüler ve yaşlılar.”

Eğer kısa bir tarif istenirse, sosyal belediyeciliği şöyle tanımlıyoruz biz:

“Kimsesizlerin kimsesi olmak!”

Bu noktada altını önemli çizmek istediğim bir husus var:

Kimsesizlerin kimsesi olmak, bizim için sadece sosyal şartların ortaya çıkardığı bir zorunluluk olmanın ötesinde, aynı zamanda kökleri çok derinlerde olan medeniyet, inanç ve kültür bilincimizin bizlere bahşettiği ezeli bir haslettir.

Fazla söze ne hacet; “komşusu aç iken tok yatan bizden değildir” düsturunu eksen edinmiş medeniyetimizin bir diğer adı da “vakıf medeniyeti” değil mi?

Tarih boyunca hangi inanç ve düşünceden olursa olsun, düşeni kaldırmak, zulme uğrayana barınak, garip gurebaya ocak, aça, yetime, yoksula sığınak olmak bizim alamet-i farikamız olmadı mı?

Bu tür hizmetlerde iki noktaya özellikle dikkat edilmesi gerektiğinin bilincindeyiz:

Birincisi bu hizmetleri ayrım gözetmeden yapmak, ikincisi de şeffaflık.

Mutlulukla kaydedelim ki, her iki konuda da belediyelerimizin alnı ak, başı diktir.

Nitekim bizi illa da eleştirmeye çalışanlar, bir şey bulamayınca şu türden argümanlara sığınıyorlar:

-Efendim, insanlara balık vermek yerine balık tutmayı öğretmek lazım. Sadaka ekonomisi uyguluyorsunuz. Birkaç kişiye yardım etmekle ne değişir vs.

Bir kere şunu açıkça ifade edelim ki, bir ülke için yoksulluk bir sorundur ve makro politikalarla çözüm yolları aranması gerekir.

Oysa bir insanın açlığı ve kış gününde yakacaksız tir tir titremesi bir sorun değil bir derttir.

Dertlere ise çözüm değil çare olmak gerekir.

Kaldı ki, insanlarımızın hayati öneme sahip acil ihtiyaçlarını gidermek, örneğin şiddete maruz kalmış bir kadına, bakıma muhtaç bir yaşlıya, açlık ve soğuktan kırılan bir garibana yardım eli uzatmak,  sorunların çözümü için makro düzeyde politikalar üretilmesine engel veya onlara alternatif değil ki!

“Birkaç kişiye yardım etmekle ne değişir” diyenlere de hoş bir anekdotla cevap vererek konuşmamı bitirmek istiyorum:

Bir adam okyanus sahilinde yürüyüş yaparken, denize telaşla bir şeyler atan birine rastlar.

Biraz daha yaklaşınca bu kişinin, sahile vurmuş denizyıldızlarını denize attığını fark eder ve  “niçin bu denizyıldızlarını denize atıyorsun ?”  diye sorar.

Topladıklarını hızla denize atmaya devam eden kişi, “yaşamaları için”  cevabını verince, adam şaşkınlık içinde sorar:

“İyi ama burada binlerce denizyıldızı var. Hepsini atmanıza imkân yok. Sizin bunları denize atmanız neyi değiştirecek ki ?”

Yerden bir denizyıldızı daha alıp denize atan kişi,  “Bak” der, “onun için çok şey değişti!..”

Hepinize sevgi ve saygılarımı sunuyorum.




Benzer Haberler
TwitterDiggDeliciousStumbleuponTechnoratiFacebook